Atatürk Mevsimi

10.11.2015

İçinde bulunduğumuz ay ve günlerde alışılmışın dışında bir mevsim diliminde hissediyorum kendimi; ‘’Atatürk Mevsimi’’. Nisan ile başlayan bu süreç Kasım’da sona eriyor. 23 Nisan; TBMM’nin açılması, 19 Mayıs; Samsun’a çıkış, 23 ve 30 Ağustos; Sakarya ve Büyük Taarruz zaferleri, 9 Eylül; İzmir’in kurtuluşu ve 29 Ekim; Cumhuriyetin İlanı ve 10 Kasım; maneviyata yolculuk. Yazdıklarım sizce de mevsimlerin en güzeli değil mi?

Hayatı zorluk ve sıkıntılarla geçmiş, savaş meydanları evi olmuş ve de yokluğun bir mazeret olmadığını, inancın ve mücadelenin koca bir dünyayı dize getireceğini bize kanıtlayan, büyük bir insanın, bir zamanlar yaşadığını yansıtan zaman dilimleri. Saygı duymamak, özlemle anmamak, her defasında bu azmi ve başarıyı haykırmamak mümkün mü?

Dinamizmin ve idealizmin aşamayacağı duvar olmadığını gören ve bu nedenle geleceği gençlere emanet etme cesaretini gösteren büyük bir liderdir, bize bu mevsimi yaşatan. Peki ya biz, bize duyulan bu güvenin neresindeyiz? Budur sorulması gereken.

‘’Okuyan liderdir.’’ demiş; bu büyük insan ve bunu kendi yaşamı ile ispatlamış. Resmi kayıtlara göre Atatürk hayatı boyunca ‘3.997’ adet kitap okumuş. Evet, yanlış okumadınız. İnanılmaz bir rakam! Başka bir hesapla; 57 yaşında vefat ettiğini göz önüne alıp 10 yaşından itibaren düzenli okumaya başladığını varsaydığımızda yılda 85, ayda 7 ve haftada ise 2 kitap okuduğu görülmektedir. Özellikle şaşırtıcı olanı, bu sayıda kitap zorluk ve yokluklarla dolu bir hayatın ve cephelerde geçen bir ömrün neresinde ve nasıl okunduğudur?

Kendimizi ele aldığımızda, içinde bulunduğumuz konforlu yaşam şartlarında biz ne kadar okuyoruz? Verilere göre Türkiye’de yılda ortalama, sakın şaka yaptığımızı sanmayın, bir kitabın ‘’altıda biri’’ okunmaktadır. İşte öncelikle Atatürk’ten asıl örnek alınması gereken ve gençlere öğretilmesi gereken budur. Hayatı zorluklar içinde geçmesine rağmen okuyan, kendini geliştiren, azimle ve inançla çalışan bir insanın neler başarabileceğinin en büyük örneğidir, Atatürk.

Artık resmi ideolojinin bizleri hapsettiği ‘izindeyiz’ kolaycılığı ve tembelliğinden kurtulmamız, özellikle ‘’Oku’’ emri ile başlayan bir dinin mensupları olarak gereğini yapmamız ve bize emanet edilen Cumhuriyete sloganlarla değil yaptıklarımız ve yaşattıklarımız ile sahip çıkmalıyız. Atatürk’ü anmak ve Cumhuriyeti kutlamak ancak bu sayede anlam ve önem kazanacaktır.


    Sevgi İle Ruhuna Dokunmak

Gerçek ve saf sevgi sınır tanımıyor, ne üste ne başa ne görüntüye ne de şekle bakıyor. Bütün yaşanmış acıların üstünü bir anda kapattığı gibi öncesinde gösterildiğinde onlarca acının da önüne geçebiliyor.İnsan sevgi üzerine yaratılmıştır, kin, nefret ve acımasızlık üzerine değil. Özümüzde Rahman ve Rahim olanın nüvesi varken sevgiyi, saf ve koşulsuz sevgiyi arayalım, bulalım, çoğaltalım. Bu uğurda mücadele edenleri de görmezden gelerek küçümsemeyelim. Ne diyor Yunus Emre "sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz."


Objektifimizden:


Ön Yargılarımızdan Kurtulabilmek

Bir bilgeye sormuşlar: "Dünyada en çok kimi seversiniz?" "Terzimi severim." diye cevap vermiş.Soruyu soranlar şaşırmışlar. "Aman üstad! Dünyada sevecek o kadar çok kimse varken, terzi de kim oluyor? O da nereden çıktı? Neden terzi?" diye sormuşlar.Bilge, bu soruya şöyle cevap vermiş: "Evet dostlarım, ben terzimi severim. Çünkü ona her gittiğimde, benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle değildir. Bir kez benim hakkımda karar verirler; ölünceye kadar da. beni hep aynı kalıpla ve aynı gözle görürler."



Söz Gümüşse Sükut Altındır

Bakara 256. ayet: "Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir." Değerli arkadaşlar insanlar doğar ve ölürler.Bu süreçler içerisinde bir çok eylemde bulunurlar. Bu eylemler bizce veya dince doğru olabilir ya da olmayabilir. Bunun hesabını sormak kanunlara aykırı olmadığı sürece bizlere düşmez. Ölenin hesabı o saatten sonra onu yaradan Yüce Allah'a aittir ve bizim güzel dinimiz ne olursa olsun ölenin arkasından konuşmayı uygun görmez. Biz ya hakkımızı helal ederiz ya da etmeyiz. Kötü söz ve kınama bizlere yakışmaz. Unutmayalım ki alemlere rahmet Peygamberimiz Hz. Muhammed bir hadisinde "Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz." demektedir. Unutmayalım ki ölüm de yaşam da bir imtihan vesiledir ve içinden nefreti, kibri atamayan bu süreçte tökezlemeye mahkumdur.




Bir çocuk gibi koşulsuz, ön yargısız ve ayrımsız sevebilmek hepimize gereken tek şey...


Beklentisiz bir şekilde merhamet; insana, hayvana, çiçeğe kısaca tüm canlılara...